COVID-19’un Ortaya Çıkardığı Varoluşsal İkilemler

Mücahid ARSLANTAŞ

Psikolojik Danışman

Bugünlerde dünyanın başında kara bulutlar var. 21. yüzyılın en korkunç kargaşası diyenler de var buna. Bilim adamları başta olmak üzere dünya toplumu büyük bir sınav veriyor; ama sanki sorular çalışılmayan yerden çıkmış gibi. Bu olağandışı durumun bireylerde, dolayısıyla toplumlarda psikolojik birçok olumsuz ve az miktarda da olsa olumlu etkileri ortaya çıktı. Evet, yanlış okumadınız olumlu etkileri de var. Bunlardan birazdan bahsedeceğiz.


İnsan, biliş düzeyinde kurulum olarak bilinmezlikleri olumsuzluklarla ilişkilendirir. Bilmediğim her şey kötüdür, bilmediğim zaman kötü bir şey yaşayacağım der kendi kendine. Bireylerin bilinmezlikten çekinmelerinin altında temelde bu fikir yatar.


Ancak her şeyin fazlası gibi bilmenin de fazlası ruh sağlığında bazı olumsuz etkilere yol açmakta. Bunun en güncel ve en acı dolu örneğini bugün hepimiz yaşıyoruz. Tüm medya organları anbean bilgi pompalıyorlar insanların zihinlerine. Bu felaketi insanlara gerçekçi bir biçimde aktarmaktan ziyade stres ve kaygıyı pompalarcasına bir tutuma sürüklenmiş durumdalar. Her şeyin fizyolojik olduğunu düşünen tıp bilimi uzmanları sürecin psikososyal yönünün farkında da değiller.


Bugün evlerine ‘’hapsolmuş’’ bireyler ve aileler psikolojik rahatlamayı bırakın, stres kaynaklarını stabil hale bile getiremiyorlar. Ne zaman hasta olacaklarını düşünmekten, bunlarla ilgili bilişsel senaryolar oluşturmaktan kendilerini alıkoyamıyorlar. Eza medya bugün herkesi kaygılı, herkesi üst düzeyde uyarılmış kıldı. Psikolojik sağlamlığa darbe konumunda olan ‘’her şeyden haberdar olma’’ durumu bunun altında yatan önemli bir dinamik konumunda.


Gelgelelim yaşam ölüm ikilemine…


Bu dönemde yediden yetmişe psikolojik olarak buhran yaşıyoruz diyebiliriz. Covid-19 virüsüyle de olsa içten içe varoluşumuzu sorguladığımız, yaşamın ve ölümün anlamını ortaya koymaya çalıştığımız bir dönemdeyiz. Yaşamın anlamını kavramlarla ifade edemese de insan; kendisi için buna duygu, düşünce ve davranış boyutlarında daima hizmet ediyor.


Örnek olarak prensipler ediniyoruz, kendi etik çerçevelerimizi oluşturuyoruz, erdemler kodluyoruz, davranışlarımızla da bu prensiplere riayet etmeye çalışıyoruz. Tutarlı olmaya özen gösteriyoruz. Ne kadar tutarlı olursak o kadar olumlu karşılanıyoruz.


Peki, ölüm bir tutarlılık mıdır? Zannetmiyorum.


Çünkü ölümden korkuyoruz. Bu ayan beyan ortaya çıktı. O zaman, insan bu ölüm doğuran hastalıktan neden bu kadar çekiniyor; yani ölüm neden kaçılan, korkulan ve istenmeyen bir olgudur? Bireyler yaşama bağlılığı neden bu kadar arzuluyor? İnsanın ölüme yüklediği anlam nedir?


Öncelikle insan, değiştirebileceğini düşündüğü her şeye bağlılık duyar. Bu, insan ruhunun temelinde yatan ‘’umut’’tur. Bunu basit bir örnekle ele alalım.


Kötü ya da iyi diye nitelendirilen -miktarları fark etmeksizin- yaşam sürmüş bir bireyi ele alalım. Ölümün eşiğine geldiğinde yaşamındaki iyiliklerden çok kötülüklere odaklanacaktır. Nitekim birey stres ve kaygı kaynaklarının eşliğinde olumlu olay, durum ve duygulardan çok olumsuz olanlarını zihninde canlandıracaktır. Ölüm onun için yaşamdaki iradesinin elinden alınması olacak ve olumsuzlukların telafisi olmaktan çıkacaktır. Ya da yeni iyilikleri gerçekleştirme istencine ket vurmuş olacak, yaşama dair izlerinin ortadan kalkacağını düşünecek, nevrotik bir inanç sistemine sürüklenecektir.


Bazen de ölüm insanda bambaşka bir anlama doğru kapı aralar. Gaddarca düzeyde gerçekçi ve mekanik bilişselciliğe doğru yönlendirir. Gerçekleri sert bir biçimde dile getiren ve duygulara zincir vururcasına bir karakter ortaya koyar kişi. Bu da ölüme yüklenen bir anlamdır diyebiliriz.


Peki, ölüm korkusu -ya da yaşam istenci- insanın doğasında olmasına rağmen düzeyini ne belirliyor?


Zannediyorum ki bu da bireyin fenomenlerinden bağımsız olmayacaktır. Pişmanlıklar biriktirmiş, keşkeleri olan bireylerin yaşam istenci körüklenecektir. Bitirilmemiş işlerin miktarı ile doğru orantılı da ilerleyecektir bu güdü.


Sosyal bir varlık olan insan sosyal çevresiyle kurduğu bağ sonucu da ölümden kaçmak, yaşama tutunmak arzusunda oluyor. Bunun antitezi olarak yalnızlık, yaşamın cazibesini ve ölüm korkusunu nispeten azaltabiliyor. Günlük, kısa vadeli planlar yapıp bu planlarını gerçekleştiren, kendi iç tutarlılığını sağlayan bireyde yaşam istenci nispeten daha az olacaktır kanaatimce.


İdeal olanın yaşamı da ölümü de bir görev olarak görmek olduğunu düşünüyorum. Yapılması gerekenin yapılması, yapılmaması gerekenin yapılmaması olarak. İdeale yakın yaşamlar ve ölümler ancak böyle mümkün olabilir.


Erdemle kalın.

By PDR Gazetesi

Türkiye’nin ilk PDR Gazetesi. Ruh sağlığı alanının en yetkin meslek grubu olan PDR'den haberlerin, etkinliklerin bulunduğu platform.

Bir Cevap Yazın